Sonra anne yüreğinin o en yufka kesiminde “Yaz yaz. Güzel güzel yaz. Ama sakın üzülme” derdi. Yazarken acı çekildiğini biliyordu besbelli. “Merak etme anne” derdim “üzülmem.”

*

Ama hep dünü. Dünü konuşmak güzel. Bugünü konuşmak yavan. Ne zaman bugünü konuşmaya kalksak evler, arabalar, yazlıklar, tatil köyleri, devre mülkler giriyor odaya. Bize hiç yer kalmıyor.

*

İçten bir şekilde uğurlarlarsa dosyalarına işlenecekmiş gibi sanki. Hatıra niyetine bir hediye verirlerse “memurîn kanununa” muhalefetten ekmek parasından olurlarmış gibi. Tavrını onaylamadıklarını belirtmek için “Keşke sen de…” deyip susmuşlardı. “Keşke ben de ne?” Soruyu tamamlamalarını istemenin mânâsız olduğunu onca yarım kalmış cümlenin ardından artık iyice öğrenmişti. Keşke sen de başını açsaydın. Keşke sen de seni ilgilendirmeyen hiçbir şeye karışmamış olsaydın. Keşke sen de… Uzar giderdi. Her biri heykeltraştı karşısında. Keşke diye diye bütün uzuvlarını, düşüncelerini yontmaya başlamışlardı.

*

Bir güne iki sağırlık çok değil miydi? Sınıf sorusunu anlamamıştı. Öğretmenler odası ağzından çıkan her şeyi duymamaya ayarlamıştı kulaklarını. Daha sözünü bile tamamlamamışken, apar topar masadan kalkıp gitmelerinin anlamı neydi? Hiç kimse bir sürgün ile arkadaş olmanın “tehlikesini” göze alacak kadar cesur değildir ha. Sürgün. Başa çıkamadıkları mânâlar için kelimelerin değiş tokuş edebileceğini bilmiyor sürgün olmayanlar. Sürgünler, yani hiç umulmayan bir noktadan hayat bulanlar. Söylediği sözlerin hiçbir karşılığı yoktu insan yüzlerinde.

*

İstanbul’a tekrar dönecek gücü yoktu. Alacağı ceza öğretmenlik hayatının sonu. Hem gurbette hem de kararsız olmak ne zordu. “Karahisarî’nin şehri gurbetim olmaz” diye kendini onca teselli edişleri bin yıl öncesindeydi artık. Müdür Bey olağanüstü bir hak tanıyormuşçasına okulun kapısında başını açabileceğini, bu durumu idare edebileceğini söylemişti; yaptığının ne büyük kahramanlık olduğunu iddia eden kaykılmalar eşliğinde. Meslektaşlarının çoğu okulun kapısında bile açılan başı kabul etmiyorlardı. Baş. Adam sanki “kelleniz isteniyor” demeye getiriyordu ikide bir “baş” derken.

*

Yere göğe koyamadığın Nüzhet Ağabey’in “Vizyon değiştirmem gerek” diyerek karısı Emine’nin başını açmasını istemiş. Erkeklerin vizyonu hanımlarının görüntüsünden ulaşıyor dört bir yana. Emine hafızdı biliyorsun. Vizyon için hafız hanım nasıl bir yükse, “Çocuklarım var” diyerek başını açtı Emine. Önce ağladı. Sonra elinde bir sigarayla görmeye başladım orda burda. Dün saçları civciv sarısına bulanmıştı.

*

Oturma eylemi sırasında size en yaman desteği yapan ağabeyleriniz vardı hani. Şimdi her birinin odasında mini etekli bir sekreter.

*

Taşmak üzere olan çorbanın altını söndürdü. Hasretin içini her gün demir dağdağa ile dağlayacağını bildiği Huriye Kadın’ın ölümü, içindeki bütün saatleri yeniden ayarladı. Hiçbir şey gerektiğinden daha fazla önemli değil. Gerektiğinden.

*

Aynı vaktin içinde doğmadıysan hiç kimse ile, nasıl aynı vaktin içinde yaşar giderdin?

***

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

İz Yayıncılık

Kategoriler: NOTLAR

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir